Trakyalı Ozan Orpheus ve Eurydike

TRAKYALI OZAN ORPHEUS

Orpheus ve Eurydike

Trakyalı ozan Orpheus sazıyla ezgi söylerken ormanların bütün hayvanları gelir çepeçevre olur, dinlerlermiş sesini. Orpheus’un karısı güzel Eurydike ölmüş bir gün, ozan da öyle dokunaklı ağıtlarla dile getirmiş ki yasını, tanrılar acımış ona, gel demişler Hades’ten geri al sevdiğini, ama gün ışığına varıncaya dek dönüp de bakmak yüzüne, yoksa Eurydike duman olur gider. Öyle yapmış Orpheus, karanlıkta yokuş yukarı çıkıyormuş, ardında bir gölge, bir hışırtı duyuyormuş, Eurydike mi değil mi? Dayanamamış, dönüp bakmış bir çırpı, o an geri dönmüş karaltı ağlaya ağlaya. Orpheus gelmiş gene ormanlarına, ama sesi de ses değilmiş artık, sızlar inlermiş yellerle. Trakya kadınları kızmışlar bu haline, neden biz değil de ille Eurydike diye. Öylesine kabarmış öfkeleri bu yaban dişilerinin ki, yırtmışlar parçalamışlar Orpheus’u, atmışlar kollarını, bacaklarını, gövdesini, başını Meriç Irmağı’na. Başı, kolu, gövdesi de sularla akarken ozanın, Eurydike, Eurydike diye çağırıyormuş sesi.

Aristaios

Dağ ve su perilerini kovalamaktan hoşlanan, tarım ve hayvancılıkla ilgili bilgilerin hepsini bilen, zeytincilik, hayvancılık ve özellikle de arıcılıkta üstüne olmayan Aristaios günün birinde ozan Orpheus’un karısı Eurydike’nin peşine takılır, kaçarken Eurydike’nin ayağını yılan sokar, güzel kadın düşüp ölür. Tanrılar da Aristaios’u cezalandırmak için salgın düşürürler arı kovanlarına, arılarının hepsi ölür…

(Latin şairi Vergilius’un “Georgica” adlı eserinde)

Orpheus ve Eurydike

Yaban atılmaz bir tanrı öfkelenmiş kovalar seni;
Bir suç işledin sen, büyük bir suç,
çekersin bugün onun cezasını;
Bir belaya çattıydı Orpheus, kaçırılınca karısı kudurdu.
Irmak boyu palas pandıras kaçarken senden o kadın,
kaçarken bir uçuruma atar kendini tepetaklak,
dolanıverdi bacaklarına korkunç bir yılan.
Ömrü o kadarmış kadının, görmedi boylu çimenler yüzünden
oralara sinen zehirli yaratığı.
Yaşıtları, dağ perileri, başladılar bir ağızdan,
en yüce dağları çığlıklarıyla doldurdular…
Orpheus, oyuk kaplumbağa kabuğundan sazıyla
yaslı sevgisini avuttu durdu.
Hep seni söylerdi, tatlı eşi, hep seni,
onunla baş başaydın ya hani yalnız kıyılarda,
gün doğar seni söylerdi, gün batar seni.
Gitti sokuldu Taenarius dağının boğazlarına kadar,
yüksek kapılarının oraya yer altı tanrısı Dis’in,
girdi kapkara bir korkuyla gölgelenmiş ormana,
ölü ruhların ve titreten kralların karşısına dikildi,
insan yakarışlarıyla yumuşamayan yüreklerin dikildi karşısına.
Ve Erebus konutlarının en kuytu yerlerinden
hafif ruhlar çıkageldi, onun ezgileriyle sarsılan,
ve görüntüleri çıkageldi ışıktan yoksun olanların,
yapraklar arasında saklanan kuşlar kadar çoktular,
gecenin ya da kasırganın dağlardan savurduğu kuşlar kadar çok.
Artık Orpheus, bütün belalardan kurtulmuş geri dönüyordu,
ve kendisine geri verilen Eurydike gelmekteyken,
Proserpina’nın koştuğu şarta uyarak
kocasının ardından yürüye yürüye
havanın daha yüksek katlarına doğru,
Orpheus birden bir çılgınlık etti, boş bulundu,
ölüm tanrılarını bağışlamasını bilseler,
bağışlanır bir çılgınlıktı bu:
Eurydike’si ışığın altına tam çıktı çıkacakken,
unutup duruverdi, gönlüne yenildi döndü baktı arkasına.
İşte bir anda bütün çabalar oracıkta uçtu gitti,
bir anda kopuverdi amansız zorbayla yapılan anlaşmalar,
bir gümbürtüdür yükseldi, hem de üç kez, Avernus batağından,
haykırdı Eurydike: “Bu ne Orpheus, bu ne?
Bu ne çılgınlık böyle, seni de yok eden, zavallı beni de?
İşte gene geri çağırır beni zalim kader,
uyku kapatır kararan gözlerimi,
dört yanımı saran gece götürür beni, elveda!
Giderim işte uzata uzata ellerimi sana,
artık senin olmayan güçsüz ellerimi”
dedi ve birdenbire bir duman gibi karıştı hafif yellere,
gitti karşıt yöne doğru, görünmez oldu,
ve Orpheus göremedi bir daha
ruhlara tutunup dil dökmeye çalışan Eurydike’yi.
yer altı sandalcısı da aradaki bataklığı bir daha komadı geçsin.
Ne yapsındı? Nereye gitsindi? Kime başvursundu?
İkinci kez kaçırılmıştı karıcığı.
Bir daha ölü ruhları nasıl yumuşatırdı, tanrıları nasıl?
Eurydike, buz kesilmiş gidiyordu işte,
Styks sandalıyla uçuyordu uzaklara,
Ya Orpheus ne oldu? derler ki onun için;
Issız Strymon ırmağı kıyısında ağlamış tam yedi ay,
havada asılı bir kayanın altında ağlamış,
buz gibi mağaralarda anlatmış durmuş başından geçeni,
kaplanları büyülemiş, ayaklandırmış meşe ağaçlarını ezgileriyle;
bir kavak ağacının gölgesinde bir bülbül vardır hani,
arar durur kaybolan yavrularını içi yana yana,
yuvayı gözetleyen katı yürekli bir çiftçi
alıp götürmüştür yavruları daha kanatları çıkmadan,
bülbül de bütün gece durmadan fır döner ağlar,
konar bir dala, başlar yeniden ezgilerine yanık yanık,
tutar acıklı iniltileriyle dört bir yanı, ta uzaklara kadar.
Ne bir tutku yumuşatmış Orpheus’un yüreğini,
ne de bir evlilik bağı yumuşatmış,
yürür gidermiş kuzeyin buzlarında bir başına,
karlı Tanais ırmağı kıyısında yürür gidermiş,
ve kışı hiç bitmeyen Ripha dağlarında
yürür gidermiş dövüne dövüne Eurydike’nin kaçırılışına,
Dis’in boş armağanlarına dövüne dövüne.
O kadar bağlıydı ki Orpheus Eurydike’ye,
Kikonların bütün kadınlarını hor gördü,
Onlar da paramparça ettiler sonunda delikanlıyı
kutsal törenlerde ve gece şenliklerinde Bacchus’un,
saçtılar parçalarını ta uzaklara, tarlalara, kırlara.
Ama Orpheus’un boynundan kopan mermer gibi başı
Hebrus ırmağının ters akıntıları arasında çalkalanıp giderken bile
soğumuş diliyle çağırıp durdu Eurydike’yi,
canı da “Ah kara bahtlı Eurydike!” diye bağırdı uçarken,
“Ah kara bahtlı Eurydike!”
Ve ardından ırmağın bütün kıyıları
“Eurydike! Eurydike! Eurydike”
diye yankılandı durdu,
ırmağın bütün kıyıları baştan başa.

(Azra Erhat Mitoloji Sözlüğü Remzi Kitabevi 1984 ve İşte İnsan-Ecce Homo- Adam Yayınları 1975)