Saros’u Yaşamak

(13 Eylül 1996-Önder Gazetesi)

Bir aşktır Saros; yürekte yanan, bir tutkudur; vazgeçilmez.
Bir dolunay mehtabıdır; kumsala yansıyan.

Görmeyiversin insan Saros’u bir kez; tutuluverir. Dalıp gider mavinin sonsuzluğuna. Düşlerini dile getirir Saros insanın; bilinmeyen ama yaşanması için can atılan diyarlara kapıdır Saros.

Doğanın hiç üşenmeden özenip bezenip bir dantel gibi işlediği güzel bir memleket köşesidir.

Burada yaşıyor olmak gurur verir insana. Saros gibi bir körfezden esen rüzgarın kuytusunda nefes almak coşturur duyguları, gem vurulmaz sevginin seline; Saros alıp götürür sizi derinliğine.

Güneşin batışını Saros körfezinden izlemeli her ölümlü; dağ yavrusu minik tepelerin ardından nazlı bir gelin gibi süzülüşünü yürek gözüyle seyretmeli.

Unutulan duyguların, kaybolan değerlerin şekil alıp canlanması değil midir Saros?

En güzel Venüs mehtabı Saros’un kıyılarında eşlik eder insana. Güzellik kraliçesinin yeryüzüne yansımasıdır Venüs’ün mehtabı, dolunay gibi dolgun olmasa da en ince el işçiliğinin izleri görülür Venüs’ün süzülüşünde; yükseklerden ürkek bakışlarla kırıta kırıta inmesidir yeryüzünün karanlığına Venüs’ün mehtabı.

“Kendi, kendini temizler Saros” insanların yarattığı kirliliğe meydan okur. Yiğit bir halk kahramanı, bir eski zaman şövalyesi, bir Don Kişot gibi dikilir insanların önüne. “Kendi kendimi temizlerim ama beni kendi halime bırakırsanız”, diyerek; biraz mahcup ama gururla ifade eder kendini.

Biz ise onu kendi haline bırakmak niyetinde değilizdir. Vururuz dört bir yandan, acısına acı katarız, yaralarını kaşırız durmadan.

Kan içer Saros; kızılcık şerbeti diye inandırır bizi.

Onurlu ve mağrurdur. Bu yüzden diz çöktürtmeyiz ona. Olsa olsa gözünü kapar ve kendi yolunu çizer. Karşı koymak zordur bizim gibi tek dişi kalmış canavara. Kabul eder sessizce ve “üşür gider bir gece rüzgarından canım Saros” elveda bile diyemeden.

Saros’u Saros yapan kendisidir, biz değiliz. Onun güzelliği, onun inceliği ve özeni bizimle başlamadı, yüzyıllardır bir deniz kraliçesi gibi oradaydı o. Ne uygarlıklar ne insanlar yaşadı toprağında suyunda. Biz üzerine geldik onun, bir karabasan gibi çöktük boğazına. “Ya canını, ya malını!” diyerek sarıldık boynuna; ellerimiz kirli, dudaklarımız salyalı. “Malımı alın can benim olsun”, dedi önce.

Aç kurtlar gibi saldırdık; durur muyuz. Yıllardır özenle işlediği, biriktirdiği çeyizlerini 10-15 yıl gibi kısa sürede yiyip bitiriverdik.

Buğday tarlasının üzerine konan çekirge sürüsü gibi yapıştık Saros’a. Önce kıyılarından kaçtı Saros.

Önce en sevdiği, birlikte yaşadığı biricik aşkı kıyılarını terketti. Çeyizleri tükendi gitgide. Kumunu verdi kendini kurtarmak için, umuttu taşıdığı içinde, az da olsa bir umut. Çok sevdiği balıkları gitti ardından, balıksız kaldı Saros; yalnız ve acılı. Evlatlarını yitirmiş bir annenin duyguları idi yaşadıkları.

Ağladı, çaresizce gömdü çığlıklarını, yüreğinin derinliklerinde sakladı hüznünü. Kala kala bir tek temizliği kaldı geriye, dillere destan ama günleri sayılı. Hani “cami yıkılmış ama mihrabı yerinde” der gibi arz-ı endam ediyor insan oğlunun önünde.

Kimbilir kaç kez daha tecavüz edilecek Saros’a. Kimbilir kaç kişinin daha doymak bilmez hırsını doyuracak. Daha kaç zaman dayanacak bu hoyratlığa güzelim Saros.

Kimbilir daha kaç kez aşklar yaşanacak Venüs’ün mehtabında, körfezin yakamozlarında.

Saros’u sevmek. Saros’u anlamak. Saros’a son kertede yardımcı olmayı, onun sorunlarına eşlik edip çözmeyi gerektiriyor. Her şey gibi yürek istiyor, rant değil önce.

Saros’a yüreğinizin sesiyle gelin. O da size gelecektir.

Saros için birşeyler yapmalı…

Ama ne?

(Bu soruya hiç yanıt aradınız mı?)

Not: Bu yazı, balıkçı barınağı yapılmak istenen Yayla sahilindeki tepelerde, bir yürüyüş sırasındaki mola anında yazılmıştır.

Hakan EŞME