| |
Yeni Mutsuzluk: Herkesin keyfi yerinde!
Haşmet Babaoğlu Vatan Gazetesi
"Herkesin keyfi yerinde, bir
de benim halime bak!" diyor.
30'larında güzel, özgür ve iş güç sahibi bir kadın.
Seyahati çok seven biri olduğunu ve daha iki gün önce Akdeniz'in en
eğlenceli, en güzel kentlerinden birinde gönlünce bir hafta sonu geçirip
döndüğünü biliyorum.
"Ne var ki?" diyorum.
Endişelenmem mi gerekiyor acaba?
Sağlık sorunu mu, ailesi mi, iş mi? Aşk mı, meşk mi, ne?
"Ciddiyim,
benden başka herkesin keyfi yerindeymiş gibi geliyor bana!"
"Kıskanıyorsun yani..."
"Evet" diyor. Sigarasını hırsla tablaya bastırıp söndürürken; "hasta
oluyorum."
Sonra hafif sinirli biçimde konuyu kapatıyor.
40'larının başında evli bir erkek. İşi gücü, hali vakti üst seviyede. Sosyal
hayatı renkli, aile hayatı huzurlu. Bahçesinde minik yüzme havuzu ve meyve
ağaçları bulunan bir evde oturuyor.
"Hafta sonu geldi mi içimi akşamdan huzursuzluk kaplıyor" diye anlatmaya
başlıyor. "Eşime ve arkadaşlarıma çaktırmamaya çalışıyorum ama içimde öyle
bir his büyüyor ki beni öldürecek."
"Neymiş o?"
"Çevremdeki herkesin hafta sonları keyiften geberdiği, benimse olur olmaz
işlerle uğraşmak zorunda kaldığım hissi bu! Saçma biliyorum ama his çok
gerçek be ağabey! Zaman hızla geçiyor ve elde edeceğim başka keyifler ben
onlara ulaşamadan kaçıp gidiyor gibi geliyor, bu da beni hasta ediyor."
Dilim tutuluyor, söyleyecek bir şey bulamıyorum o an. Dalgaya vurarak
"nankörlük etme oğlum, çarpılırsın" falan diyecek halim yok! Konuyu
değiştiriyorum.
***
Bakıyorum; okumuş, iş sahibi olmuş,
hali vakti az çok yerinde birçok kişi bu yeni tip mutsuzluktan çekiyor.
Öyle tek tük değil sayıları, hayli kalabalıklar.
Hani toplumun geniş kesimi medya vasıtasıyla "ünlülere bakarak" yaşıyor;
onlara bakarak hayal kuruyor, hayali kırılıyor; hevesleniyor, hevesi
kırılıyor; hem kıskanıyor hem de onlara hayranlık duyuyor ya...
Bu sözünü ettiğim kesim de "herkes" deyip durdukları fakat aslında
kendilerinkiyle aynı ya da bir üstte yer alan toplumsal katmandakilere
"bakarak", birbirlerini nirengi noktası sayarak yaşıyor.
Mutsuzlar...
Sanki mutluluk pazarda satılıyormuş da, her seferinde başka birileri yetişip
onlardan önce alıyormuş, onlara kalmıyormuş gibi.
Tatminsizler...
Yeryüzü gözlerine dev bir meme gibi görünüyor. Memeye ağızlarını uzatıp
emmek için birbirlerini itiyor, eziyor; dahası, alttan alta birbirlerinden
nefret ediyorlar.
Hemen hepsi modern dünyanın "yeni"lik fetişizmi karşısında büyüleniyor.
Sahip oldukları ne varsa, gözlerinde ve gönüllerinde çok çabuk eskiyor; hele
de eski dostlar!..
Biraz da şaşırıyorlar kendi hallerine!
Lafın gelişi ya, tüplü dalma modası çıkıyor, hemen dalgıç oluyorlar; ama
bakıyorlar yine mutsuzlar. Pilotluk moda oluyor, uçuş dersi alıyorlar,
bröveler falan filan; hay Allah, yine o "eksiklik" yerli yerinde...
Hep bir koşu halindeler ve yine de hep gerideler!
***
Elbette bu yeni tip mutsuzlukta
modern hayattaki hedonist (hazsever) çığırtkanlıkların ciddi payı var.
Düşünün...
Acı, hastane ve cenazelere endekslenmiş.
Hüzün miskinlik sayılmış...
Yaratıcılığın baş tetikçisi can sıkıntısı ise neredeyse büyük suç...
Düzen ve dinginlik bir tür kölelik gibi görülmeye başlanmış.
Varsa yoksa, keyif ve haz dünyası...
Ama onların da topraktan biteni, kalpten ve tenden damıtılanı gözde değil.
Her şey yarışmaya bağlı...
Keyif bile, hazlar bile...
Öyle bir dünya ki, sevgililer bile bir tür yarış armağanı...
Öyle bir dünya ki, mutluluk denen şey yarışta ipi göğüsleyenlerin kafasından
aşağı dökülen şampanyanın sarhoşluğu...
***
Bir kez paçayı
bu düzene kaptırıp "yarışta"ymış gibi yaşamaya başladıysak...
Ruhumuzu kıskançlıkların yiyip bitirmemesi mümkün mü?
Bu "koşu" hayal kırıklıkları ve sakatlanmalarıyla kendimizi tüketmememiz
mümkün mü?
Efendim?..
"Önemli olan kazanmak değil, katılmak" mı demiştiniz?
Haydi canım, bu palavrayı burada harcamayın, gidin spor sahalarında sıkın!..
|