| |
Hali
vakti yerinde ama iyilik, güzellik nerede?
Haşmet Babaoğlu 29.10.2006 Vatan Gazetesi Sahici
bir iltifat; güzel bir övgü cümlesi sadece hoşumuza gitmekle kalmıyor,
itiraf edelim ki, her zaman şaşırtıyor bizi.
Neden şaşırtıyor?
Çünkü alttan alta biliyoruz ki, herkesin birbirine kolayca sövdüğü ama
kimsenin hak edeni övmeye yanaşmadığı bir dünya bu.
Çünkü güzel söz sokaklardan elini ayağını çoktan çekmiş şarkılara, şiirlere
sığınmış.
Bir keresinde oturmuş laflıyorduk. Aramızdaki gençlerden biri “hakkımda en
ufak olumsuz sözü bile çok ciddiye alıp hasta oluyorum ama olumlu bir şey
söylendi mi şaka sanıyorum, üzerinde durmuyorum. Anormal miyim ben?” diye
soruvermişti.
Herkes istisnasız kendisinin de öyle olduğunu söyledi.
Bana da genç arkadaşıma “demek ki normalmişsin” deyip gülümsemek düşmüştü.
Herkesin iyi düşünce ve duyguyu kendine saklayıp başkalarından sakındığı bir
dünyada iyi ve güzel tek bir sözcüğe bile kim inanır ki!
***
Nereden nereye...
Geçen gün hemen bütün masalarını yaşları 60-75 aralığında, halleri vakitleri
yerinde kadınlar ve erkeklerin doldurduğu bir kafeye girdim.
Kahvemi söyledim. Gazeteme bakarken çevre masalardaki konuşmalara kulak
verdim.
Sanki hepsi korkuyordu...
Sanki değil, basbayağı korkuyorlardı.
Neden mi?
Övdükleri birinin hemen şımaracağından...
Güvendikleri dağlara çok geç olmadan kar yağacağından...
Sevdiklerinin ihanetinden...
Kalplerinin kapısını açtıkları kişilerin hırsızlığa kalkışacağından...
Bir kez ellerini uzatırlarsa kollarını kaptıracaklarından korkuyorlardı.
Zarif lehçelerine, zamanla zenginleşmiş sözcük dağarcıklarına, aralara
karışan dedikoducu kıkırdamalara rağmen konuşmalarının içeriği hoyrattı.
Apartman yönetim toplantısında gibiydiler; bütün olumsuzluklarda anlaşıyor
ama birinin iyiliği için atılacak basit imzalardan bile kaçınıyorlardı.
Yüzlerinde geçen zamanın belirginleştirdiği çizgilerden çok katı, derin ve
huysuz bir ömrün izleri vardı.
Yumruk gibiydiler, sıkılı bir yumruk gibi.
Vurmak için değil elbette, vermemek, açmamak, sunmamak için sıkılmış ve öyle
katılıp kalmış bir yumruktular.
Hüzünlüydü.
Onca tecrübe içlerini rahata kavuşturmamış, tersine, korku ve kaygılarını
arttırmıştı.
Onları dinlerken sade kahvem damağımda acılaştı. Tadım kaçtı.
Ne yaptık biz bu insanlara, diye sordum kendime. Daha doğrusu, ne yaptı bu
insanlar kendilerine?
Bu yaşta bile bir tatlı huzur alamayacaklarsa, (sahici güzel duyguları bir
yana bıraktım) sohbetleri tek bir sahici güzel sözden bile uzak olacaksa,
başka zaman var mı?
***
Tamam, kıtlık dünyası
bu dünya, anladık!
Yalnız para pul, değerli kaynak değil herkese yetecek kadar başarı da yok bu
dünyada!
Ama güzellik, iyilik, hoşluk bu kadar kıt olabilir mi?
Güven bu kadar sığ, merhamet bu kadar az olabilir mi?
Hiç vermeden hep almak için bizi yakıp tutuşturan bu hırs kabul edilebilir
mi?
Hayır! Asla!..
Hayatımızı hep başkalarına yönelik gizli açık haset ve hınç duyguları mı
yönetecek? Hep korkular mı zehirleyecek her anımızı?
Dinlediğimiz şarkıların, sevdiğimiz şiirlerin ne anlamı var o zaman?
***
Esirgemek...
Ne anlamlı şu sözcük!
Hem “korumak, himaye etmek”, hatta “merhamet etmek” anlamına geliyor hem de
“vermekten kaçınmak” anlamına...
Tablo şu.
Merhametimizi esirgiyoruz, sevgimizi esirgiyoruz, bir tatlı sözü bile
esirgiyoruz başkalarından...
İyi olan ne varsa, başkalarından esirgiyoruz. Başkasına verirsek bize
kalmayacak sandığımızdan..
O korkuyla geçiyor hayatımız.
Sonuçta... Hayat da bizden huzur ve güven duygusunu esirgiyor.
|